31 Mart 2011 Perşembe

'Aşk'

Yok yok Elif Şafak yok! Vallahi bak! Şimdi sakin olun ve hemen boya tüpleriyle dolu tüfeklerinizi yere bırakın!

Bu seferki haber bizim üniversiteden… Galatasaray’dan…

Galatasaray Üniversitesi İşletme Kulübü üyelerinden Burak Kara’nın ortaya atıp, uygulamasını diğer kulüp çalışanlarının da yardımıyla bizzat üstlendiği ‘Bir Kelime Bin Düşünce’ söyleşi dizisinin ilk çıkış noktası ‘Aşk’ yoğun bir katılımla öğrencilerle buluştu. Ben de sıcağı sıcağına buraya koştum. Efendim, hazır blog üzerine bir yazı disiplini edinmeye çalışırken, bir haber daha vereyim gerekirse öznel olsun ama yokluğu da hissedilmesin, dedim. Bize ne bundan diyeceklere selam olsun… Hakikaten sizlik bir şey yok, içimden geldi.



Okulumda ‘Aşk’ vardı...

Bendenizin de fotoğrafçı olarak katıldığı söyleşi genel itibariyle pek bir eğlenceli geçti…
Pek güzel Nilgün Belgün hanımefendi ve yakışıklı dostum Engin Altan Düzyatan’la… “Öhöm öhöm… What the fuck?* Ne ara dost oldunuz kardeşim adamla?” dediğinizi duyar gibiyim. Ama vallahi mübalağayla okunurluğu arttırılmış bir gerçek bu.

Yakışıklı ‘dostum’ diyorum, çünkü bizzat kendisi ilan etti “Gel dostum!” diyerekten. Ve sorarım size böyle başlamaz mı arkadaşlıklar, kardeşlikler? Bak yine “Lan nasıl?” dediğinizi duyar gibi oldum. Nasıl arkadaş olunacağını bizzat kendisi anlattı ama söyleşiden önce… Bakın şöyle… Hem de megastar Tarkan üzerinden…

Dedi ki Düzyatan: “Tarkan’la karşılaşacağım an, “Merhaba” diyeceğim, elini sıkacağım ve “Artık arkadaş olduk, istediğin zaman arayabilirsin. Ben öyle yapacağım zira…” diye ayrılacağım yanından. Eh, böyle böyle arkadaş oluruz, öyle değil mi?”

Buna mukabil çıkışta fotoğrafçının çilesi de gözünden kaçmadı ve “Fotoğrafçılığın da en zor tarafı bu… Hiçbir karede yoksun. Gel dostum, biz de çekilelim…”

Hayır, pek sevgili okur uydurmuyorum. Yani tamamını değil. Belli ki benim gözlerimdeki dostluğu gördü, -ya ne olacaktı-…

‘Bir Kelime Bin Düşünce’nin önümüzdeki serüveni ‘umut’ sözcüğünden yola çıkılarak başlayacak. Bakalım, bugünkü gibi geçerse, o da burada yer bulur kendine belki, kim bilir?

P.S: Nilgün Belgün’den âşkın tarifi... Beynin kalbi ‘Aşk’ konusunda bile yendiğini gösterdi… Varın kendi cümlelerine bakalım. Aklımda kaldığınca...

“Çocuklar bakın araştırmalar ne diyor? Beyinde aşk, tutku gibi duygulara dair üç noktalık bir bölge varmış. Birine âşık olunca tüm bu uyartılar, beyin de dâhil tüm vücudu dolaşadursun; bu üç nokta duyarsız hale gelir, aşık olunan kişinin kötü özelliklerini görmez olurmuş. Dolayısıyla delikler tıkalı diye karşıdaki size muazzam görünürmüş. Zaman geçip de aşk yavaş yavaş yol almaya başladıkça, bu noktalar etkin hale gelir, karşıdakinin batan yanları daha görünür hale gelirmiş… Yani hakikaten aşkın kalple hiç mi hiç alakası yokmuş çocuklar… İş yine tamamen beyinde bitiyor...”

Sağ ol Nilgün, çok tatlıydın.
  
*hadi ama dostum

29 Mart 2011 Salı

Üzücü 'çoğunluk'


SANAL UYARI: Burada okuyacaklarınız, muhtemelen sizde yazarıyla testis geçme isteği uyandıracaktır. "Bu kadar ödülü hayatında mı gördün bre kahrolası" demeyin sakın. Sadece okuyun; kızarsanız da gözlerinizi kapatıp, kafanızı yukarı kaldırın ve yine de halk plajının yanına paralı tuvalet açmış adamdan daha şanslı olduğunuzu düşünün... Siz böyleyseniz, o ne yapsın, yazık!

En başarılı genç yeteneği kadrosunda bulunduran, en iyi senaryo, en iyi film ve en iyi ilk film ödüllü 'Çoğunluk'u sevemedim. Vallahi sevemedim. Ne yalan söyleyeyim, böyle körün gözüne çomak filmleri oldum olası sevememişimdir zaten. Buna Türkiye'nin içinde yaşadığı gerçekleri görmüyorsun ya da görmekten kaçıyorsun diye karşı çıkacaklar olabilir. Ama onlara da verilecek cevabım hemen cebimde, hem de çok kolay ulaşılabilecek bir yerde.

E canlar... Hani sinema ‘anlatma, göster!’ sanatıydı? Hani sinemayla tiyatro arasındaki en büyük farklarından birisi buydu? E sen her şeyi daha karelere ayırmadan diyaloglara dökmüşsün sevgili yönetmenim. Ben saf mıyım, gördüklerimi yorumlayamıyor muyum da bir de sen karakterine konuşturuyorsun?

Tek buna takılmadım tabi… Sorarım sana sayın okur, bir film aynı anda binlerce konuyu eleştirebilir mi?

Tamam;
- Türkiye'de Kürt-Türk sorunu gibi sıkıntılı bir konu var;
- 'elhamdülillah Müslümanız'cı büyük bir kitle var ki müslüman olmayanları zaman zaman tedirginliğe sevketmekteler;
- aile içinde kadının bir gıdım değeri yok onu da anladık;
- ve hatta sokakta sırf kendisi daha etkisiz bir eleman diye hor davranılanan taksici de garip gureba kesimi temsil ediyor;
- pekala, askerlik psikolojik sağlığı geriyor genç dimağlarda çünkü her Türk'ün asker doğması olgusunu reddeden sanki yaşamı reddediyor;

Bunlar filmin dertleri… Daha doğrusu, ya anlamazsak diye karakterlerin ağzından dinlediğimiz şeyler. Ancak bir radyo tiyatrosu bundan daha açıklayıcı olabilirdi! Bir de, bir film için çok fazla mesaj olmamış mı sizce de? Yani bunu yapmak demek, on parmakta on marifet demek değil ki… Hatta bunun için çok daha yaygın bir kanı var ki o da şöyle, bir şeyi yapıp onu tam olarak karşıya aktarmak varken; olayı çok fazla mesaja bölüp vermek istediğin mesajın yüzde onunu vermekle yetinmek neden?

Ben düşünüyorum da, bir daha film çekemeyeceğim belirtilseydi ve tek filmle anlat bakalım derdini deselerdi, böyle bir şey çıkarmaya çalışırdım sanırım.

Benim aklım almıyor ve sinemaya olan inancım buna direniyor. Neden anlatılacak her şeyi birinde anlatıp olayları değersizleştiriyor bu film. Evet, bence değersizleştiriyor... Nasıl mı? Bak, anlatayım... 

İnandırıcılığın ve dikkate alınırlığın kaybedilmesinden korkuyorum. Bu eleştirilerdeki tek dayanağım bu. Eğer filmde verdiklerin yetmez gelir bir de aldığın her ödülden sonra yeni bir mesajla sahneye çıkarsan, karşındaki adam bakalım bu kez ne söyleyecekler tavrına bürünüp, 
-ki bu karşıdaki ekip genelde bürokrat çevreden oluyor- seni kelimenin tam anlamıyla orasına bile takmıyor. Eğer takılmak istiyorsan, -kendi yakın çevren tarafından değil ama, çünkü onlar zaten senle aynı masada oturup yemek yiyen insanlar ve düşüncelerinizi henüz konuşmadan anlaşabiliyor olmanız doğal- işi biraz daha sanata dökmelisin. Nacizane bir tavsiyeydi... Havada kalan açıklamalar ve mekanı terk eder etmez akıllarda bu konuyla ilgili hiçbir şey kalmamasını tercih etmiyorsan tabi.

Neyse, finalemente... Settar Tanrıöğen, Bartu Küçükçağlayan ve daha pek çok sağlam oyuncu varken daha sade bir anlatımla bir ilah olabilirdi bu film Türk sineması için… İşin kötü yanı, bu konuyla ilgili ne yazarsam yazayım sinema yazarlarının, en azından ödülleri veren ekipten birilerinin kulağına ulaşmayacağına neredeyse eminim.

Bu törene Türkiye'nin Oscar Ödülleri deniyor ya... Ve neredeyse tüm yazı protesto ve karşı çıkmalarla alakalıydı ya... Bak aklıma ne geldi. Oscar törenleri tarihinden okuduğum ve paylaşmaya can attığım bir havadis:

27 Mart 1973... 45. Oscar Ödül Törenleri

'The Godfather' ile ‘En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı kazanan Marlon Brando, törene Amerika'nın Kızılderililere olan tavrını protesto etmek amacıyla bir 'apaçi' kadınını yolladı. Sacheen Littlefeather'ı. Kendisinin gelmeyeceğini ve bu 26 yaşındaki kadının kendisine vekâlet edeceğini de Akademi yetkililerine bildirmedi 'Baba'.

Sonra ne mi oldu?

Sacheen çıktı, Brando tarafından kaleme alınmış metnin bir kısmını okudu. Tamamını okumak istediğini, ancak 600 saniyeyi geçerse müdahale edileceğinin kendisine bildirilmiş olduğunu, yüzüne vuran tedirginliğinden anlayabiliyordunuz. O yüzden ilk bir kaç cümleyi okuyarak, kısa ama vurucu bir konuşma yaptı ve sahneyi terk etti.

Yuhalayanlar da oldu tabi ama alkışlayanlar çoğunluktaydı. Aaa vallahi kelime oyunu yapmadım, cümlenin orasına 'çoğunluk' oturuyordu. Ve bu olay, üzerinden 38 yıl geçmesine rağmen bu tip açıklamalarda ilk akla gelen olmayı koruyor. Daha cesur çıkışlar yapılabilseydi belki ülkemde de, -düz çıkışlar değil ama nokta atışı çıkışlar- o zaman da törenden sonraki üç beş gün içinde unutulmazdı bu tören ve törene katılanların işaret ettikleri... Yine de umarım unutulmaz ve ciddiye alınır. Bahsedilen konuların en azından şiddetle ilgili kısımlarına katılmamak insanım diyenin yapabileceği şeyler değil zira...

28 Mart 2011 Pazartesi

To the Memory of To Live Fast and To Die Young...

Bu aralar ne zaman bilgisayarı açsam elim ilk olarak o siteye gidiyor.

officialjanis.com’a.  

Ayıptır söylemesi sevgili okur, Janis Joplin’i tanıdım. Neden ayıptır söylemesi, çünkü bu benim ayıbım. Çünkü bu güzelliği yeni tanıdım. Yani kendisi Los Angeles'taki Landmark Motor Hotel'de yüksek doz yüzünden göçeli 41, ben doğalı 22 yıl geçtikten sonra…

Müziklerin coşturuculuğu daha önceleri bilmediğim, yaşamadığım bir durum değildi. Fakat kendi kendime şöyle bir ön yargı geliştirmişim belli ki: “Hiçbir şey anlatmayan, bir derdi olmayan şarkılar, insanın içini kıpır kıpır ederler!” Ama öyle değilmiş… Hem de hiç değilmiş. Hoş bu tavır da yanlış oldu, önceden dinlediklerim bunu okuyunca(!) hüzünlenecekler… Eğer benim şu aralar en keyif alarak dinlediğim şarkılar hem hareketli hem de deliler gibi ‘derdi’ olan şarkılarsa… Hiç değilmiş.

Onun adını ilk olarak 'HamXlet' adlı oyunda duydum… Bizim Tiyatro'nun 'HamXlet'! Yetmedi oyun esnasında konserinden görselleri de seyrettim. Ve orada söylediği onca şeyin içinde biri beni fena dağıttı. Bilmiyorum bunda belki de halinin, tavırlarının ve en güzel sesin kendisinde olduğunu belgeleyen üslubunun da katkısı vardı… Şöyle diyordu videoda… 
Freedom's just another word for nothing left to loose! 

Koca kafalı güzellik… Uyuşturulan gırtlaklar içinde belki de en dinlenilesi… Kaldı mı bu tavırları ilke edinmiş hatunlar merak ediyorum. 60’ların beyaz kadın ilahesi artık seni daha çok dinleyeceğim…  ‘Summertime’ ı dinlerken bir kadeh Jack alıp, sana doğru dönüp diyeceğim ki: “Aslında o kadar da mutsuz değilim… Çoğu seni tanımayı bitirmiş özlemeye başlamışken, benim o evrelere gelmeme daha milyonlarca yıl var gibi. Bir de inanır mısın ben viski içemem… Sadece seni dinlerken geliyor içimden… Senin sevdiğini duymuştum, umarım rivayet değildir.”

21 Mart 2011 Pazartesi

ON AIR…

-          Ben çok yalnızım ya…
-          Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok! 
-          Bazen büyük farklılıklar insanları birbirine daha da yakınlaştırır. 
-          Ölümün olduğu yerde, daha ciddi ne olabilir ki… 
-          Bir şeyleri elde etmeye çok yakın hissettiğimde de… Kaybettim… 
-          ‘Kaybedenler Kulübü’ burası! 
-          Alo! 
-          İyi geceler sayın dinleyen… Sizinle yatmış mıydık?



Sonunda bize de bir kulüp düştü…
Hayır, sevgili okur, aslında yazımın temeline bunu oturtmuş olsam da kendimi ‘kaybetmişlerden gördüğüm falan yok. Ama bu iş beni fena heyecanlandırıyor. Yönetmen Tolga Örnek’e olan inancımdan mı kaynaklanıyor tüm bu coşma hali yoksa oyunculara hayranlığımdan mı orasını da bilmiyorum. Aslına bakarsanız filmin geneline hâkim olan radyo programlarına karşı bir merakım bile yok. Nedir peki beni böylesine galeyana getiren?
Tamamen neyin ortaya çıkacağını bilmemenin verdiği haz… Evet, beni heyecana sürükleyen tam olarak bu. Henüz vizyona girmeyen bir filmle ilgili ilk kez yazıyorum. Ve sadece fragmanıyla bile üst düzey bir iş olacağını tahmin ettiğim bu filmi sabırsızlıkla bekliyorum…
Künye ve yaptıkları diğer işler için kaybedenlerkulubufilm.com sitesine bakmakta yarar var. Nejat İşler, Yiğit Özşener, Ahu Türkpençe ve bir tanecik Serra Yılmaz için gidilesi…
Umarım kof çıkıp 190 kelimelik bu yazıyı bana yalatmaz!  

7 Mart 2011 Pazartesi

127 Saat



Geçen hafta, Oscarlar açıklanmaya başlamadan önce, 127 Saat’i gördüm… Süperdi!
İngiliz yönetmen Danny Boyle’un 2008 yılındaki ‘Milyoner - Slumdog Millionaire’ zaferinden sonra bu yıl da 83. Oscar Ödül Töreni’nde yarışan filmi ‘127 Saat – 127 Hours’ tam anlamıyla bir kurgu harikası. Ama dış gözden önce biraz içeriğe inelim…
***
Aron Ralston (James Franco), ‘Büyük Kanyon’u tabiri caizse avucunun içi gibi bilen bir maceraperesttir. Macera dolu bir hafta sonu geçirmek için ailesi de dâhil hiç kimseye haber vermeden ‘Büyük Kanyon’ a gelir. Geçirdiği ilk gecenin ertesinde, bir Cumartesi öğleden sonrası, Aron için ‘macera dolu dakikalar’ın verdiği keyif, ani bir değişimle bir kabusa döner. Zira büyük kayaların arasında çılgın bir ceylan gibi sekerken, gezintisinin Mavi Kanyon ayağında bastığı bir taş aniden kayar ve esas oğlanımız bir kolu kayanın altına sıkışmış şekilde kalakalır. Filmin devamı da ‘Aron’un kurtuluş hikâyesi’ şeklindedir.
***
Gerçek bir olaydan yola çıkılmış olması, işin esas etkileyiciliğinin kaynağını oluşturmakta belli ki. Bunun dışında James Franco tek kişilik bir oyunda, 'Daha sağlam bir rol çıkartılamazmış', diye düşündürüyor insana. Zaten 'Milk' ten beri artık ciddi anlamda dikkatimi çekiyor bu adamın oyunculuğu. Konusal etkileyicilik ve başrolünün harika bir iş çıkarmasının yanı sıra, bir diğer tesir unsuru daha var filmde değinilebilecek. DVD-video günlerinde yaşadığımız düşünülürse, bu filme sinemada izlenme şansını tanıyacak kişi sayısı pek azdır bence. Ama uyarmalı, zira ‘127 Saat’ sadece sinemada izlenince keyif veren filmlerden… 

Bu cümlem olumsuzluk içeriyor gibi dursa da, aslında öyle değil. ‘Dolby’ sistem altında sesler, efektler ve müzik kulaklarına vurup; gözlerin perdenin dışında bir şeyi görmeden izlenecek bir film… Yani o durumu yaşayarak bizzat yaşayarak belki de. Adamın kendinden geçişlerini; vücuduyla anlaşamaz hale gelen beyninin, kendisi üzerinde birtakım oyunlar oynamasını; adamın buna verdiği tepkileri…

Kurgu harikası dedim, peki neden?

Filmin başta akan yazılardan, son yazılarına dek, ilgilenilmiş bir çekimi var, orası ayrı. Ancak bunun yanında bir de post-production çevikliği gözlerden kaçmıyor. Benim asıl merak ettiğim, film henüz kâğıdın üzerinde öylece dururken de var mıydı bu görsel efekt güzelliği kafalarında; yoksa alınıp kurgu masasına oturulduğunda mı ortaya çıktı filmin bu hali?                          

“Herhalde önceden biliyorlardır!” dediğinizi duyar gibiyim. Neden bu kadar takıldım, bilmem. Belki her yönetmenin kurguyla ilgili bir sırrı olduğuna olan inancımdır bunu tetikleyen…

Bunca güzelliğin ardından, neden 'En İyi Film Oscarı’ nı alamadı peki? E, ‘Zoraki Kral – King’s Speech’ çok daha sağlamdı da ondan. ‘127 Saat’ gibi gerçeklerden yola çıkılarak yazılmış olsa da, o da ödülü başka yerden topladıklarıyla vurdu…

To Be Continued!