28 Mart 2011 Pazartesi

To the Memory of To Live Fast and To Die Young...

Bu aralar ne zaman bilgisayarı açsam elim ilk olarak o siteye gidiyor.

officialjanis.com’a.  

Ayıptır söylemesi sevgili okur, Janis Joplin’i tanıdım. Neden ayıptır söylemesi, çünkü bu benim ayıbım. Çünkü bu güzelliği yeni tanıdım. Yani kendisi Los Angeles'taki Landmark Motor Hotel'de yüksek doz yüzünden göçeli 41, ben doğalı 22 yıl geçtikten sonra…

Müziklerin coşturuculuğu daha önceleri bilmediğim, yaşamadığım bir durum değildi. Fakat kendi kendime şöyle bir ön yargı geliştirmişim belli ki: “Hiçbir şey anlatmayan, bir derdi olmayan şarkılar, insanın içini kıpır kıpır ederler!” Ama öyle değilmiş… Hem de hiç değilmiş. Hoş bu tavır da yanlış oldu, önceden dinlediklerim bunu okuyunca(!) hüzünlenecekler… Eğer benim şu aralar en keyif alarak dinlediğim şarkılar hem hareketli hem de deliler gibi ‘derdi’ olan şarkılarsa… Hiç değilmiş.

Onun adını ilk olarak 'HamXlet' adlı oyunda duydum… Bizim Tiyatro'nun 'HamXlet'! Yetmedi oyun esnasında konserinden görselleri de seyrettim. Ve orada söylediği onca şeyin içinde biri beni fena dağıttı. Bilmiyorum bunda belki de halinin, tavırlarının ve en güzel sesin kendisinde olduğunu belgeleyen üslubunun da katkısı vardı… Şöyle diyordu videoda… 
Freedom's just another word for nothing left to loose! 

Koca kafalı güzellik… Uyuşturulan gırtlaklar içinde belki de en dinlenilesi… Kaldı mı bu tavırları ilke edinmiş hatunlar merak ediyorum. 60’ların beyaz kadın ilahesi artık seni daha çok dinleyeceğim…  ‘Summertime’ ı dinlerken bir kadeh Jack alıp, sana doğru dönüp diyeceğim ki: “Aslında o kadar da mutsuz değilim… Çoğu seni tanımayı bitirmiş özlemeye başlamışken, benim o evrelere gelmeme daha milyonlarca yıl var gibi. Bir de inanır mısın ben viski içemem… Sadece seni dinlerken geliyor içimden… Senin sevdiğini duymuştum, umarım rivayet değildir.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme