18 Aralık 2011 Pazar

Yodelice ve 'Küçük Beyaz Yalanlar'

Yoldayım.
Yoldayız.
Güney Fransa'da Nice ile Marsilya arasında, küçük bir kasaba olan Flassans'dan Brignoles'e doğru gidiyoruz. Upuzun yolun çevresinde sağlı sollu çam ağaçları dizisi... İçinde bulunduğumuz Wolkswagen Golf'ün 15 inçlik çelik jantları, asfalt yoldan oluşan kilometreleri yutarcasına tüketiyor. Yanımda, sürücü koltuğunda Sylvain var. O bir mimar. 30 yaşında. Saçları hafif açılmış ama sakallar formunda. Arkamızdaki koltukta yan yana dizilmiş üç kişi. İkisi Alman. Katherina ve Larissa. Biri 19 diğeri 22 yaşında. Yanlarında da Deniz. Yurt dışına yaptığım ilk seyahatimdeki 30 günlük yol arkadaşım. Biz sadece 14 gündür bu ekiple beraberiz. Ben dahil kalan dört kişi, öğrenci. Gezi defterimin sağ üst köşesindeki tarih Ağustos 2009'u gösteriyor...  

Millet uyukluyor. Kamptan çıkarken Sylvain'la sözleştiğimiz için ön koltukta oturan bana da uyumak, uyuklamak, esnemek yasak. Yol o kadar uzun değil; ama sürücümüzün kendisini özel şoförümüz gibi hissetmemesi için birilerinin sohbeti sürdürmesi gerek. Olay bana kaldı; ama bundan şikayetçi değilim. Sylvain sağlam adam. Neşeli. Anlattığına göre bir kız arkadaşı var, evlenecekler gibi hissediyor. "Sizle yeni tanıştık, beni bilmezsiniz tabi ama," diyor "bu seferki ciddi." Gülüyor, zaman zaman bize karşı peygamber sabrı göstererek anlayamadığımız Fransızca kelimeleri anlatıyor. Bir gözü sürekli, elime tutuşturduğu yol haritasında. Bir iki kez yolumuzu kaybettiren co-pilotları olmuştu. Benimle de onlar gibi olmaması için, testiyi kırmadan uyarmaya çalışıyor. Sonra yine gülüyor. Bir ara yolda arka koltukları da uyandıracak bir olay görüyoruz. Bir Renault Twingo'ya çarpmış bir kamyon. Heyecanlanıyoruz, umarız önemli bir şey değildir. Ama etrafta çok sık görülmeyen her hadise gibi bu da şaşkınlık yaratıyor arabadaki beş kişide. Larissa ve Katherina aralarında Almanca tartışıyorlar bu manzarayı. Deniz arkadan omzuma dokunuyor. "Abi, nasıl devrilmemiş o kamyon ya!" Kendi topraklarında, kendi arabasında bir anda yalnız kalıyor Sylvain. Yüzünde yine bir gülüş, üstelik sinirli de değil. Biliyor ki bu tepkiler, anlık reaksiyonlar; yoksa arabadaki herkes ona tapıyor... Ama dayanamıyor, kurtlu... "Hey, hey, hey! Biz de buradayız!" dercesine gürültülü bir mimik salıyor yüzüne. Bir anda toparlanıyoruz. Şimdi kurduğumuz cümleler, az öncekiler kadar akıcı değil. Ne de olsa frekans değişirken cümle yapıları da değişiyor...

Ben, Sylvain, Katherina ve Golf'ümüz!

Kazanın bünyelerde yarattığı heyecan az biraz dağılmaya başlıyor ki, arka ekip tekrar uykuda. Yolun bitesi yok. Halbuki çok uzak da değil alacağımız mesafe, belki 50 kilometre.

Larissa, yine Sylvain ve Deniz...

Arabanın sessizleşmesi üzerine Sylvain torpido gözünü gösterip bir müzik cd'si seçmemi söylüyor. Kafama göre takılabilirmişim, o zaten hepsini severmiş. Şöyle bir bakıyorum torpidodaki albümlere. Grupların hiçbirini Türkiye'deyken bilmiyordum. 'La Rue Kétanou' diye bir grubun albümü var içlerinde. Son iki haftadır alışverişe falan giderken sürekli dinlediğimiz albüm bu. Hemen altında 'Yodelice' diye bir grup. CD'nin kapağını çevirip şarkı adlarına bakıyorum. İngilizce şarkılar. Sylvain'a dönüp bu nasıl, dercesine gösteriyorum. Ça marche, diyor. Bunu kafamda, "İdare eder!" olarak çeviriyorum ve CD'yi CD çalara takıyorum. Albümün ve ilk şarkının adı 'İnsanity'. Ama biz yol şarkısı olarak 'Cloud Nine'ı dinliyoruz. Özellikle nakaratında, elimizi başımızı camlardan çıkarıp sallamak çok matrak. Bir de şu Fransız Polisi görmese...

Yodelice'i seviyorum, çünkü oradaki dostlarımı hatırlatıyor şarkıları. 'Merde' diyorum sonra dinlerken; "Kahretsin, bu insanları bir daha bir arada göremeyeceğim kesine yakın..." Anlamsız bir keyif kaçması peyda oluyor. Anlık. Sonra gülümseme tekrar gelip yerleşiyor ağızdan kulaklara. Brignoles'e varıyoruz. Arabada kıyafetlerimizi mayolarla değiştirip, doğru yeşiller arasındaki göle atlıyoruz balıklama...    



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme