23 Nisan 2012 Pazartesi

Yaşlı Ağaç Ev

Hürriyet Gazetesi'nin internet sayfasında bugün rastladığım bir haber beni çok heyecanlandırdı. 'Çevre Bilinci' temalı bir öykü yarışması düzenlendiği açıklanıyordu sayfada. Yarışma 23 Nisan için organize edilmişti ve öykülerin yazarları çocuklar olacaktı. Bir düşünsenize...


Neredeyse piyasadaki her kitabın yazarı, hayatının ortasında Dante'nin deyimiyle... 35'inden önce yazılanlar genellikle ya basılmaya değer bulunmuyor ya da o kadar birbirinin aynı ki; insanın keyfi kaçıyor. Ancak bu noktada ilginç bir taraf var. Bir çocuğun elinden, kaleminden, daha da önemlisi beyninden ve bakış açısından açılan bir pencere, bize belki de çoktan unuttuğumuz saf, ön yargısız düşüncelerimizin tadını hatırlatabilir. Hani, şu düşünmeye ilk kez başladığımız zamanlara, o zamanki içten pazarlıksız ve daha az alıngan döneme bir bakış attırabilir, diyorum.


İşte ben, bu düşüncelerle bakındım durdum, Hürriyet'in bu kısa öykü yarışmasının galip öyküsüne. Öykünün adı 'Yaşlı Ağaç Ev'... Yazarı, henüz 8. sınıf öğrencisi... Defne Tuncer... Ben öyküsünü sevdim ancak daha da sevdiğim şey röportajında kendisi ve çalışmalarıyla ilgili söyledikleri... Örneğin Defne, aşağı yukarı 70 sayfasını bitirdiği bir kitap yazıyormuş ve bu kazandığı öykü dışında 20-25 tane daha öyküsü varmış halihazırda. İmrendim, heyecanlandım ve sevindim... 


Aşağıda, birincilik ödülünü kazanmış öykü... Akıcı diliyle bir çırpıda bitiveriyor zaten...
-----


YAŞLI AĞAÇ EV


“Kaptan! Kara göründü!”
Yaşlı ağaç ev, koyu mavi sular etrafında köpürürken bir kez daha korsan bayrağını çekmişti. Küçük bir çocuk heyecanla evin dallarına tırmanıyordu. Yüzündeki gülümseme, elini ileri uzatarak görünmez bir adayı işaret ettiğinde kahkahaya dönmüştü. Başında siyah bir bez, elinde ise tahtadan bir kılıç vardı. Sarı kıvırcık saçlarının arasından koyu yeşil gözleri ise çocuksu bir neşeyle kaptanını arıyordu. Ve bir kez daha seslendi:

“Kaptan! Kara göründü!”Tam o anda gür ormanın içinde bir ses yankılandı ve sedir ağaçlarının arasından; başında geniş bir şapka, tek gözünde ince bir ipe bağlanmış siyah bir kumaş olan, elindeki tahta kılıcı ileri uzatıp neşeli kahkahalarla gülen küçük kız, yani kaptan ortaya çıktı. Kısacık siyah saçları güzel yüzünü çevreliyor; şapkasından sarkan gelişigüzel yapıştırılmış renkli tüyler ise gri gözlerini gölgeliyordu. Hayali dalgalar eski ağacı sarmalarken, birlikte kendi küçük hayal dünyalarına yelken açtılar… Zaman geçti ve bir gün yolları ayrıldı. Ama zaman er ya da geç iki eski dostu tekrar birleştirecekti.

25 yıl sonra…
“Geri çekilmediğiniz takdirde yasal yollara başvurmak zorundayız.”
Ağaçların çevresini endişeli bir uğultu kapladı. Dev dozerler ormanın girişinde bekliyor, bir sürü işçi ise sıkkın bir tavırla eylemcilere karşı koymaya çalışıyordu. En öndeki ağaca, eylemcilerin başı olan 30’lu yaşlardaki genç bir kadın bağlıydı. Gri gözlerindeki kararlılık, giydiği tişörtte yazan slogan kadar netti: “Son ağaç kesilip, son nehir kirletilip, son balık da tutulduktan sonra insanlar paranın asla yenmediğini anlayacaktır.”

Eylemciler, hep bir ağızdan sloganlarını haykırmaya başlamışlardı ki, beyaz bir araba dozerlerin olduğu yola park etti ve bir adam arabadan indi. Koyu yeşil gözleri sinirli bir ifade ile kısılmış, sarı kıvırcık saçları ise zarif bir şekilde alnına dökülmüştü. Lacivert kotun üstüne kareli bir gömlek giymişti, üstünde de gri tonlarında deri ceket vardı. Baştaki işçiye yaklaştı ve aralarında kısık sesle bir şeyler konuştular. Bir yandan da gözleri eylemcilerin üstünde dolaşıyordu. Birden yüzünde garip bir ifade belirdi ve işçinin orada kalmasını işaret ederek öndeki ağaca yöneldi. Eski dostlar birbirlerini fark etmişlerdi. Genç kadın, eyleme devam edenleri unutup; gözlerini patrona dikmişti. İkisi de böyle bir karşılama beklemiyordu. İlk toparlanan genç kadın oldu:
“Sen… Bu şeyden…”
 yüzünde bir tiksinti ifadesi belirdi ve doğru kelimeyi bulmak için duraksadı. “Bu katliamdan sen mi sorumlusun?” 

Adam cevap vermeden ona baktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Bir süre sadece birbirlerine baktılar. Daha sonra adam arkasını döndü ve işçi, başıyla işaret verdi ve arabasına binip uzaklaştı. Bir süre sonra da polisler etraflarını sarmıştı. Eylemciler geri çekilmek zorunda kalmış, dozerler koca ormanı ezip geçmişti. İnşaatlarsa hemen bir hafta sonra başlamıştı.

25 yıl sonra…
“Antalya kıyılarında geniş bir ormanlık alan daha yok oldu. Ormanların yerine otel yaptıran milyoner, şimdi sahilde; kendi villasında oğluyla birlikte yaşıyor. Ağaçların kesilmesinden ve yoğun yapılaşmadan kaynaklanan hava kirliliği ise Antalya’da hayatı yaşanılmaz kılmaya başladı. Bütün bunlar deniz kirliliğini de beraberinde getiriyor. Karetta karettalar, deniz kaplumbağalarıysa artık sahillere uğramaz oldu. Eylemciler bilinçlenme adına yöre halkını örgütleme çalışmalarına devam ediyor; ama çabaları sonuçsuz kalıyor…”

Doktor, hastasıyla göz göze gelmemeye çalışarak günün gazetesini dikkatle katladı ve konuşmasına devam etti. Ama bu sefer hastasına hitap ediyordu:“Bizi biraz babanla yalnız bırakabilir misin?”

İşte şimdi gazetede okuduğu milyoner, karşısında oturuyor ve ona umut dolu gözlerle bakıyordu; çocuğunun kanser olmadığını, öksürüklerinin sadece soğuk algınlığından kaynaklandığını, ilaçla kısa bir sürede geçebileceğini söylemesini bekliyordu. Hava kirliliğinin sonunda çocuğunun zayıf akciğerlerini iflas ettirdiğini ona nasıl söyleyecekti? Sonunda derin bir nefes aldı ve diğer odadan çocuğun öksürükleri devam ederken kendini  adamın gözlerine bakmaya zorlayarak tek bir kelime söyledi: “Kanser.”

1 ay sonra…
"Milyonerin vasiyeti; Özür dilerim…"
Oğlunun ölümünden sonra yıkılan milyoner, kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Görevliler onu bulduklarında elinde bir fotoğraf tuttuğunu belirttiler. Onun küçüklüğüne ait bir anı olduğunun yanı sıra fotoğrafta küçük bir kızın da olduğu biliniyor. Bu eski fotoğrafta dikkat çeken bir diğer şey ise, vasiyetinde yazan ağaç evin de orada olması. Vasiyetine, "Özür dilerim..." sözcükleri ile başlamış milyoner. İlk isteği; bütün parasının, evinin ve otellerinin ağaçlandırma vakfına bağışlanmasıymış. Son sözlerini de zarif ve büyük harflerle sayfanın sonuna eklemiş: 

"Sizden bir ağaç ev yapmanızı istiyorum. Üstünde küçük bir bayrak olsun. Korsan bayrağı. Ağaç büyük olmak zorunda değil, sadece o beni hatırladığı sürece yaşlı dünyamız gibi sonsuza kadar yeşerecek bir ağaç olsun." 

İmzasının altına eklediği söz ise vakfın yeni sloganı olarak tarihe geçti. "Zaman bir gün dünyayı tekrar yeşillendirecektir. Yalnızca çok geç kalmamışsak.”

Gerçekten de başardı, diye düşündü. Gri gözleri bir kez daha dolu doluydu. Evine doğru yürürken, belki binlerce kez okumuş olduğu sözleri içinden tekrarlıyordu. Ve son kez arkasına, güneş batarken ihtişamıyla göz kamaştıran yaşlı ağaç eve baktı…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme