7 Kasım 2011 Pazartesi

"Nerede?"

(Manisa'dan)

Sosyal medyayı seviyorum. Biraz fazla iddialı bir laf oldu, farkındayım ama artık gerçek bu. Kitapların kokusunu içine çekerek okumaya, daktilo sesine, mürekkep lekesine, yıllanmış kitaptaki yaprak bitinin çıtırtısına, izlediğimiz filmde zaman kaybı olmasın diye ara verilmeyeceğini emreden fazla manuel sinema görevlisine ve bunun gibi eski usûl pek çok şeye hâlâ tapıyorum orası ayrı; fakat artık benim açımdan teknolojiye mesafeli durma devri kapandı. Nereden mi ateşlendim böyle; anlatayım...

Aslında hepsi facebookta çok kıymetli vaktimi öldürürken gördüğüm bir linkle başladı. Arkadaşlarımın birinin artık bir twitter hesabının da olduğunu müjdeliyordu bu link. Meraklandım, ilk tweetine; çocuğunun ilk kelimesini bekleyen bir ebeveyn edasıyla şahit olayım istedim. Saçma bir tweet'ti. Üzerinde durulmaya değmeyecek bir cikleme.

Sonra hazır girmişken takip ettiğim kişilerin, kurumların nelerle uğraştığına bir göz atayım dedim. Konular genellikle dönüp dolaşıp ya çok politik noktalarda seyrediyor; ya da fazla apolitik... İkisine de dokunmak gelmedi içimden, devam ettim takılmaya. Sonra bir link gördüm. NTV kanalında hazırlanan, "Çalışma Odam" adlı bir programın linki. Bu bölümünün konuğu; daha doğrusu bizi çalışma odasına kabul eden, Yekta Kopan'dı. Yaşayan aydınlar arasında belki de en saygı duyduğum kişi.



Programda yazdığı öykü kitaplarından, gitar setine; muazzam kitaplığından, seslendirmesini yaptığı animasyon karakterlerinin oyuncaklarına; antika denebilecek film afişlerinden, yazı ve hatta okuma masasına kadar tüm çalışma mahremi gözler önündeydi. Hepsiyle ilgili hikayeler de cabası. Bunun için hazırlanmış bir animasyonda 'çalışma odası'nda gezinip, ilgini çeken noktaya tıklamanla bir video röportaj beliriyordu ekranda. Kopan da cümleleriyle, o eşsiz sunumuyla başlıyordu anlatmaya.

İşte orada bir güzellik oldu ve animasyonda Kopan'ın çalışma masasının üzerine gelmemle www.altkitap.com adlı bir sitenin varlığından bahsetmeye başladı Yekta Kopan. İnternet üzerinden ücretsiz e-kitapların paylaşıldığı bu siteyi, kaç kişi nasıl kurduklarını ve aileye her geçen gün eklenen okur/yazar sayısını içeriyordu Kopan'ın sözleri. İlgiyle dinledim anlattıklarını. Sonra video bitince, merak edip girdim altkitap'a. Oradan bir kitap indirdim hemen üye olduktan sonra. 'Kentler Kitabı'. 10 farklı yazardan 10 farklı öykü. Şehirlerle ilgili öyküler. Kiminin teması Adana, kimisi New Jersey'den bahsediyor; kimi İstanbul'u anlatırken, kimi çocukluğunun Saraybosna'sında alıyor soluğu. Daha doğrusu bu yerlerde birlikte alıyoruz soluğu, öylesine akıcı...

İşte bu kitaptaki Adana şehri temalı öyküde -Seni Uzaktan Sevmek, Aşkların En Güzeli- beni derinden etkileyen bir anlatım vardı. Büyüdüğü, yetiştiği coğrafyaya, ailesinden birinin cenaze töreni nedeniyle gelen bir kadının öyküsüydü bu. Anılarla dolu bir evde, anneannesinin evinde geçirdiği zamanları özleyen; fakat "Yine olsa yine giderdim!" de diyebilen bir karakterin ağzından dinlediğimiz bir öykü.

O öyküde yer alan kısımda, Adana'daki bu eski evde karaktere ait olan bir odanın bahsi geçiyor. Ve bu odadaki kitaplarının. Burayı her ziyaretinin sonunda, dönüşte birer ikişer taşıya taşıya kuruttuğu kütüphanesine vurgu yapılıyor. İşte beni kitabın en etkileyen noktası... Taşınma ve ayrılamama hâli.

Ailesinden ayrı yaşayan biri olarak hala nereye ait olduğumu tam anlamıyla bilemediğim bir dönemdeyim. Fazla karmaşaya mahal yok, çünkü bu bir aidiyet sorgusu değil; iş o kadar manevi sularda yüzmüyor. Ben işin 'nerede, ne kadar olabiliyorum?' boyutuna takılıyorum. Takılıyordum yani, bir süredir. Sonra öyküdeki bu karınca misali diğer eve taşınma meselesine denk geldim. Bir andan içinde oluverdim karakterin. Gerçekten de "Ama, bu benim göz nurum!", "Dur, bu da göz mezem!", "E, ben bunu okurum ki!"... diyerek az mı kitap, cd vs. taşımıştım yanımda?

Benim karakterden tek farklı tarafım vardı. Önemli bir farktı tabi bu. Ben, iki yerden birinde aynı anda olamamayı kabul edemiyordum. Bu yüzden taşıyıp durduklarımın sadece yerlerini değiştirebiliyordum. İlle de, iki evden birinde 'odam diyeceğim bir yer olmalı' sorunsalı... En azından kafam huzurlu kalıyordu bu yolla.

İşte şimdi önemli ve uzun tatil aralarında geldiğim evimdeyim. Büyüdüğüm, yetiştirildiğim evim... Ve orada odama girip kitaplığımı görüyorum hemen. Yarısı okumadığım, kalan yarısıysa defalarca okuduğum kitaplarla örülü. Oradan Kafka'nın 'Dönüşüm'ünü alıyorum elime, bilmem kaçıncı kez. Sonra ona bakarken aslında geride bir şeyler kaldığı sürece, o mekanı tamamen terk edemediğimi fark ediyorum. Keyfim yerine geliyor.

İşte sosyal medya ağlarında başlayan bir macera nerede, nasıl vuruyor beni!.. Şimdi sevmemek mümkün gibi gözüküyor mu, bu yeni nesil iletişim sistemlerini?

     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme