30 Mart 2012 Cuma

Bir Elde Kaç Parmak (?)

29 Mart 2012 Salı günü, Galatasaray Üniversitesi Öğrenci Konseyi Kültür Sanat Komitesi tarafından Edebiyat üzerine bir söyleşiye davet edildi Yekta Kopan. Okula geleceğini duyduğum andan itibaren genel bir heyecan hali belirmişti bende, ne yalan söyleyeyim. Şöyle ki, kendisi maalesef asla bilemeyecek olsa da, benim onu bir yazar olarak tanımam beş altı sene öncesinin İzmir anılarına denk geliyor. Ve ilk olarak o zamanki anılarım içerisinde bulunmuş pek çok sevdiğim kişi gibi, kendisinin de kafamdaki kıymeti hiç de küçümsenecek kadar değil...

Bu aslında bir nevi tanıma hikayesi...

Lise yılları, malum... Çevredeki herkesin özellikle bahar aylarında kullanırız diye, hasta hasta okula gelip, devamsızlık haklarını bir kenarda tuttuğu bir ortam. Bornova Anadolu Lisesi'nin o süpersonik havadar ve bol oksijenli ortamını bırakıp, Bornova'nın merkezine, bilgisayar oyunları oynamaya kaçtığımız zamanlar... İşte yine bu tarz günlerden birini hatırlıyorum...

Okuldan çıkıp, üzerimizde üniformalar -kızlar üniformalı erkeklere bayılırlar- 'Bölge' istasyonunda metrodan inip, koşar adım karşıya geçiyoruz. Yolun tam ortasından geçen, demiryolu hattı, tam bir ekvator çizgisi gibi. Çizginin alt tarafında, sanayi bölgesi duruyor; kocaman gürültüsü ve akıl almaz hareketliliğiyle... Çizginin üst tarafına gelince, orası tam bir şehir çarşısı görünümünde...

Metrodan inip hızlı hızlı çarşı tarafına geçiyoruz. Yüzümüz gözümüz, kıyafetlerimiz, geçtiğimiz yolların izlerini taşırcasına kirli, sanki kumlanmış. Önden dört kişi gidiyor. Biz arkada, kahkahalarla birazdan yiyeceğimizi umduğumuz tavuk döner ayran ikilisiyle ilgili espriler yapıyoruz. -martı eti gibi klişeler işte-

Çarşının ortasında her zaman takıldığımız mekana girmeden önce, yine her zaman önünden geçerken bir kaç dakikamızı vitrinine bakarak öldürdüğümüz kitapçının önündeyiz şimdi. Vitrinin ön sıralarında bir rafta Yekta Kopan'ın ilk kitabı duruyor... Kim bilir kaçıncı baskısıyla... Fildişi Karası...


Yekta Kopan adını görünce aklıma o an NTV'de yayınlanan Gece Gündüz geliyor. Daha sonra sırasıyla -Buz Devri- Sid ve -Arabalar- Şimşek McQueen geliyor. Ya da Dövüş Kulübü'nün anlatıcısı Edward Norton'un sesi... Ama hafızamdaki Yekta Kopan klasörü içinde öykü yazarlığı malesef yok... Yazık, daha öğreneceğim ki bu şahsın bir parmağına kaç marifet sığarmış.


Dediğim gibi, bu aslında bir nevi tanıma hikayesi. Asla bir tanışma değil, çünkü henüz o kadar kafayı yemedim, insanlar kitapları okurlar ve onu tanırlar; en azından tanımaya gayret ederler. Ancak kitap cansızdır, üzerinde binlerce kelimelik koyu, anlamlı lekeler bulunan cansız bir varlıktır o ve asla kendisini o an eline alıp okuyan kişiyi tanımaya zorunlu hissetmez. Çünkü hisleri yoktur. O yüzden ondan birşey bekleyemeyiz ve sadece biz istediğimiz, istemeye devam ettiğimiz sürece kitaplar bizim için vardır. O yüzden istemekten vazgeçmemeliyiz, kanımca.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme