17 Mart 2012 Cumartesi

Üstatlar

Eskiler... Eskiye olan, geçmişi koynumuzda taşımaya olan düşkünlüğümüzden vazgeçmemiz mümkün müdür?

Yaşamlarına şahit olamadığımız ve arkalarından kalan hikayeleri dinledikçe, neleri kaçırdığımızı gördüğümüz, bugünümüze ağlayasımızın geldiği bazı hatıralar var çevrede. Kulaktan dolma, yarısı doğru yarısı yanlış bilgiler, rivayetler; bazı yazılı örnekler, anılar ve hatta fotoğraflar var. Ülkenin hep böyle siyah ve beyazdan ibaret olmadığı dönemlere de sahip olduğunu müjdeleyen anlatılar... Ya da, hadi kimseyi ak-kara tartışmasına çekmeden; kırmızı ve mor diyelim... Gökkuşağı misali... Tayfların en sonları...

Yedi renk ve o yedi renkten oluşmuş güzeller güzeli milyonlarca renk... Hep beraber, bir an bile ayrılmadan... Arada kontrastla ayrılmış gibi ama takma bunlara hepsi görsel bir takım illüzyonlar... İnanmıyor musun? İyi o zaman; en azından şöyle diyeyim... Hayat iki renk değil... Hayatın içindeki hiç bir şey iki renkten doğma değil... İyilik ve kötülük yok. İnsanın, nesnenin, tezahüratın, maçın, kramponun, tozluğun, hakemin ya da statta yan yana duran iki koltuğun biri iyi biri kötü değil... İç içe geçmiş mükemmel bir karışım...

O tayfların içerisinden üç rengi çekip alalım şimdi:
Kırmızıyı...
Sarıyı...
Laciverti...
Ve o renkleri taşıyan formaları giyen oyuncuları alıp bir stada bırakıverelim. Bekleyelim sonra...

Belki eskilere özenip de aşağıdaki gibi bir poz çıkar diyerek...

Lefter Küçükandonyadis ve Metin Oktay

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme