6 Mayıs 2012 Pazar

Delikanlım...

Aklım erdiğinde, yani bir konu üzerine yoğunlaşıp, okumayı, izlemeyi, kurcalamayı akıl ettiğim gün, ilk olarak kendimi içinde bulduğum konuydu üç fidanın asılması. Bunu da ilk olarak önce 'Darağacında Üç Fidan'la kurcaladım kendi kendime. Sonra kitapların, hikayelerin, anlatılanların, anıların ve belgesellerin -kısacası bilgilerin belgelerin ardı arkası kesilmedi. Bulabildikçe tabi... Becerebildikçe, ulaşabildikçe...



Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan göçeli kırk yıl olmuş bugün. Düşünüyorum da, muhtemelen  yavaş adımlarla gelen bir ilerlemeyi, ilerleme olarak görmezdi onlar. Amaçları uğruna neleri göze aldıklarını görünce, bu şekilde sabırsız, çocuksu ama illa ki istekli bir profil canlanıyor gözümün önünde... Olsa kırk yıl sonra bugün, cümleten -en azından biz- bir adım dahi olsa ileriye gidebilmek için kıçımızı yırtıyoruz. Onların eksiklik olarak gördükleri yavaş adımların bari geriye doğru atılmaması için deliriyor, sağa sola sesleniyoruz. Ve artık okumuyoruz onlar kadar. Yaptığımız pek çok şeyin nedenini, nasılını bilmeden; bir konu hakkında bilgili olduğunu sandığımız insanların peşindeyken buluyoruz kendimizi. Şekilciyiz -ki en ağırı saçmalamaların... Adım mı demiştik? Geriye? Ne olur, sadece bir adım! İleriye!

Şimdi tam da onları uğurlamanın kırkıncı yılında, Can Dündar'ın belgeseli 'Delikanlım, İyi Bak Yıldızlara' tekrar sorduruyor gidenleri ve neyin uğruna gittiklerini, buna değip değmediğini... En azından kalbimizde yaşamamıza özgür bırakılan bu tutku gitmez, kalır belki sonsuza ve hatta belki ulaşana kadar o hayali gerçekliğe. İnsanoğlunun olduğu yerde, böyle arzuların ütopik olarak nitelendirilmesi ne acı!

Veda, bahsettiğim belgeselden Deniz'in yakalanışını Erdal Öz'e anlattıklarıyla olsun...





Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme